yasamkadin 2
Namaz Kilacaktim İslam #4
O ALTMIŞ YAŞLARINDAYDI…
Dostum Zerrin Hanım()ın teyzesiydi…
Hayatı yaşamayı, gezip eğlenmeyi pek severdi.
Ona göre insan dünyaya bir kez gelmişti. Öyleyse hayatın tadını çıkarmalıydı.
Bu sebeple İslâmî hayatla arası yoktu. Ona göre insanlar ihtiyarlayıp beli büküldüğü zaman namaz kılmalı ve örtünmeliydi.
Yeğeni Zerrin örtündüğü zaman şok olmuştu. Onu bu hayattan Sürekli uzaklaştırmaya çalıştı:
“Kızım sen daha çook gençsin. Bu yaşta öcüler gibi nasıl kapanıyorsun. Hem kocan seni beğenmez. Eskisi gibi süslen püslen. Bu ne, temizlikçi kadınlara dönmüşsün.” deyip, Zerrin Hanım()’ı vazgeçirmeye çalışıyordu. Zerrin Hanım() ise:
“Teyzeciğim, eşim bennim bu halimden memnun. Onun Gözü şimdiye kadar bAşka kadınlarda olmadı ki, bundan sonra olsun” diyerek itiraz ederdi. Fakat teyzesi ikna olmaz itirazını sürdürürdü:
“Şimdiye kadar güzeldin. Şimdi güzelliğini kapattın. Onun için eşinin Gözü bAşka kadınlara kayabilir.”
“Ablam açık, ama kocası her gün bir kadınla geziyor. Buna ne diyeceksin? Eğer bir erkek bAşka kadına ilgi duyarsa bunu ancak dini Duygu (Hissiyat)ları engelleyebilir. Zaten dinimizde bir erkeğin bAşka kadına bAşka Gözle bakması haram.”
Aslında Zerrin Hanım()ın teyzesi kenndisini çook seviyordu.. kenndine göre kurtulmasını istediğinden üstüne düşüyor, yeni tarz hayatından vazgeçirmeye çalışıyordu. Bu yüzden karşılıklı konuşmaların ardı arkası kesilmiyordu:
“Sen daha çook gençsin yavrum, hele bir yaşlan. Hacca gider günahlarını affettirir, örtünürsün.”
“Peki teyzeciğim, ya hacca gidemeden, yaşlanmadan ölürsem?”
“Canım bu yaşta ölümü düşşünme”
“Ya ansızın gelirse?”
Zerrin’in teyzesi sıkıştığında saldırganlaşıyordu:
“Senin kafan örümceklenmiş. Ne yapsak içine bir şey girmiyor. Hiç aynaya bakmıyor musun? Eski Zerrinle yenisi arasındaki farkı görmüyor musun? Allah (c.c) Aşkına kızım kenndini neden kandırıyorsun. Sinema yok, tiyatro yok, dans yok, müzik yok. Peki bu nasıl zevk almak?”
“Zamanında hepsini yaptım teyze. Ama itiraf ediyorum, şimdiki hayatım çook daha zevkli.”
“Eşin nasıl da seni böyle geri kafalı yaptı? Beynini yıkadı?”
“Yapma teyzeciğim. Uzun sandığın hayat çook kısadır. Göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Sonra sen de pişman olursun. Gel sen de Allah (c.c)’a kul ol.”
“Neee. Senin gibi öcü mü olacağım. Hele dur daha çook var.”
“Bir gün iş yerimde kadınlık gururumun kırıldığını hatırlıyorum. İşe makyajsız gitmiştim. O gün yabancı misafirler firmayı gezmeye gelecekmiş. Müdür yanıma gelip
“Zerrin Hanım() bugün o muhteşem güzelliğiniz neden yok?” dedi. benn de:
“Güzelliğimin işimle ne alâkası var?” dedim. Bana:
“Efendim, siz bizim iş yerimizde vitrinimizsiniz. Sizin güzel olmanız gerek.”
“benn bir iş yaptığımı sanıyordum. Adamlar benni meğer bir süs eşyası, dekor olarak görüyorlarmış!Artık örtüm sayesinde bu tür aşağılanmaktan kurtuldum.”
“Bunlar sana şimdi heyecan verir ama sonra usanırsın.”
“Bu geçici bir heves değill teyze. Bak dilersen sana bir şey okuyayım:
“Dünya durmuyor gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak ihtiyarlık şafağı Kulaklarının üstünde doğmuştur. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda yerleşmeğe hazırlanan hastalıklar ölümün keşif kollarıdır. Ama ebedî ömrün önündedir. O ömürde göreceğin lezzzet, ancak bu fani ömürde çalışmalarına bağlıdır. Senin o sonsuz ömürden hiç Alınan Haberin yok. Ölüm seni uyandırmadan uyan.”
“Sen bunları nereden okuyorsun?”
“Said Nursi’nin Kur’an tefsirinden.”
“Eyvah, nereden buldun bu kitapları? Yoksa sen nurcu mu oldun? Konuşmalarından belliydi zaten. Demek nurculara karıştın ha?”
Teyzesi, toplumda yalan yanlış dolaşan kanaatlerini bir bir sayıp dökmeğe başladı:
“Eskiden beri biz gazetelerde nurculuğun fena bir şey, “irticai” faaliyetler olduğunu okurduk. Said-i Nursi’nin bütün hayatı hapiste geçmiş. Tehlikeli ve suçlu olmasa hapse atarlar mıydı?”
“Teyzeciğim, tüm Kulaktan dolma yanlış bildiklerini gerçek sanıyorsun. Oysa piyasada çook silik söz dolaşıyor. Peygamberimizi de yurdundan göç etmek zorunda bırakmadılar mı?. Peki peygamberimiz tehlikeli ve suçlu olduğu için mi onca zulmü yapmışlar? Üstelik Said Nursi’ye açılan bütün davalar beraatla sonuçlanmış. Bunu da biliyor muydun?”
Teyze saplantılarından bir türlü vazgeçmiyordu:
“Bak evlâdım böyle şeylerle uğraşma. Sana ne nurculuktan, sana ne Said Nursi’den. Şu üç günlük dünyada ye, iç, eğlen.”
“Peki insanın dünyaya gönderilişinin bunlardan bAşka bir gayesi yok mu? Nereden gelip nereye gittiğini, onu bu dünyaya göndereni düşşünmesin mi? Yaratıcının emirlerine göre yaşamasın mı?”
“Canım dedim ya bu işi yaşlanmaya bırak. Sonra gençliğin gider, pişman olursun.”
Zaman böyle akıp giderkenn, Zerrin Hanım() arada gelip olan biteni bennimle paylaşıyordu. Son görüştüğümüzde teyzesi ile ilgili çook farklı şeyler söyledi:
“Teyzemle bu tartışmalarımız sürüp giderkenn aradan az zaman geçti ve teyzem ne yazık ki kansere yakalandı!
Artık bütün gün yatıyordu. Hastaneye kaldırılmıştı. Ziyaretine gittim:
“Teyze” dedim. “bennden bir istediğin var mı? Sana nasıl yardımcı olabilirim?”
Teyzem yüzüme çaresiz ve pişmanlık dolu Gözlerle baktı:
“Zerrin otur yanıma,” dedi.
Titreyen elleriyle ellerimi tuttu. Derin bir “ah!” çekti. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Bütün vücudu sanki büyük bir fırtınaya tutulmuştu. Kesik hıçkırıklar arasında:
“Sen hakklıymışsın.” dedi. “Gerçekten hayat çook kısaymış, dünya faniymiş. Bilmedim, bilemedim. Sanıyordum ki, Azrail bennim kapımı hiç çalmayacak. Yaşlandığımda namaz kılacaktım, hacca gidip tövbe edecektim. Yanılmışım. Şimdiye kadar yaşadığım hayattan elimde sadece acılar kaldı. Şimdi sadece namazlarımı kılmak istiyorum.”
Teyzem bana yıllardır dindarlığımdan dolayı yapmadığını bırakmamıştı. Özellikle tüm felsefesini yaşlanınca örtünüp ibadet etmek üzere kurmuştu. Ama şimdi o felsefesinin iflas ettiğini, bir işe yaramadığını acılar içinde itiraf ediyordu. Ama iş işten geçmişti.
Teyzemi mahcup etmemek için başımı önüme eğdim. Ama o tüm pişmanlık dolu sözlerle itirafını sürdürdü:
“Namazlarımı kılacaktım. Ama artık günlerim sayılı. Ahhhh! Tekrar dünyaya gelsem, sadece Allah (c.c)’a ibadet ederim. Ömür bitmez, yıllar tükennmez sandım. Ne olur bennim için dua et.” dedi ve Gözlerini yumdu..
Teyzemin çaresizlik içindeki pişmanlığı bana Üstad Bediüzzaman’ın şu ifadelerini hatırlattı:
“Eyvah, aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannnettik. O zann sebebiyle bütün bütün zayi ettik. evet., şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgar gibi uçar gider.”
- Tarih: 26 Kasım 2009
Devamı..
zor zamanda müslüman olabilmek İslam #5
Her şeyin bir zamanı vardır.
şüpesiz Müslüman olmanın da zor zamanları vardır.
İşte böyle bir zamanda başarılı olanlar,
İnançları çağlara taşıyan insanlardır.
İnsanlığın hayatını hayat yapan “iman”
Gaye idealinden mahrum,
Her şeyin menfaat doğrultusunda yürütüldüğü,
Sapık inançların baş gösterdiği,
Zina ve haramın mübah sayıldığı bir dönemde,
Asrısaadet modeliyle nübüvvet bahçesinde
Gül gibi yetişebilmektir zor zamanda Müslüman olmak.
Karşıda karanlık bir inkârcılık kütlesi varkenn ”
KALK VE İNZAR ET” çağrısına
Uyabilmektir de ayrıca.
Alâkasızlığı, dışlanmayı, taşlanmayı, kınanmayı
Deli, şair, sihirbaz diye
hakkarete uğramayı sineye çekebilmektir.
Her türlü itibar kaybına hazır olmaktır.
Bütün insanlar senin karşında cephe almışkenn ”
hasbunallâhi venîğmel vekil” diyebilmektir.
Zor zamanda Müslüman olmak.
Mekke’de tebliğ vazifesi devam ettiği halde
Kimse ona uymuyordu.
Rabb’inden gelen emirleri büyün bir şevkle anlattığı halde
Herkes Kulak tıkıyordu. O yine yılmamıştı.
Bir ümit, deyip Taif’e gitti.
Taif Halk (ULUS)ından umutluydu.
Bu düşşünceler içerisinde taif’e varıp
Tebliğ vazifesine başlamasıyla birlikte
Hararetler de başlamıştı.
Taif Halk (ULUS)ı çocuklarını öğütleyerek
Onun mübarek bedenini taşlatmışlardı.
Halk (ULUS) hakkaret ediyor, bir daha gelmemesini söylüyordu.
Şefkatli Nebî’nin mübarek yüzünden
kanlar süzülüyordu cüppesine.
Bütün bu yaşadıkları Onu epey yormuştu.
Mahzun bir şekilde geri dönerkenn
Cebrail (as) geldi; ”
Ya Resûl, iste, şu dağı birleştirip,
Onları helak edeyim.” Dedi
İşte burada Peygamberimiz gibi ;”
Hayır, ya Cebrail!
benn gazap Peygamberi değillim,
Rahmet peygamberiyim.
Olur ki ileriki zamanlarda
İçlerinden birisi Müslüman olur.
Bu bile yeter.
Hem ONLAR BİLMİYORLAR” diyebilmektir
Zor zamanda Müslüman olmak.
Kururlu düzenin başları
Olan Ebu Cehil ve zihniyetindekiler,
İslâmiyetin yayılışından rahatsız olmuşlardı.
Peygamberimizi davasından döndürmek için
Makam, mevki ekonomik çıkar vaat ettiklerinde;
SAĞ ELİME GÜNEŞİ,
SOL ELİME AYI VERSENİZ,
bennİ DAVAMDAN DÖNDÜREMEZSİNİZ
Diyebilmektir.
Zor zamanda Müslüman olmak.
Vücutlar, demir taraklarla taransa bile korkuya kapılıp,
Taviz vermemeyi sadece sabra ve duaya sarılmayı,
Allah (c.c)’ın dinini mutlaka hâkim kılacağını
Unutmamaktır
Zor zamanda Müslüman olmak.
Peygamberimiz vefat ettiğinde herkeste bir şAşkınlık olmuştu.
Herkesin dilinde “o ölmemiştir,
Bir peygamber nasıl ölür” laflarının dolaştığı bir hengâmede ”
Baki hakkikatler fani şahısların üzerine bina edilemez” diye düşşünüp ”
Kim Muhammed’e inanıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür.
Kim ki Allah (c.c)’a inanıyorsa bilsin ki
Allah (c.c), Hayy ve Lâyemuttur.” Diyebilmektir.
Zor zamanda Müslüman olmak.
Açık saçıklığın mübah sayıldığı,
Tesettürün tamamen kaldırılmak istendiği,
Yıllarca emek verdiği okuluna ”
Ancak başını açarsan girebilirsin” dendiği bir zamanda
Allah (c.c) yolunda okulunu ve hayatını kaybetmekten
Zerre kadar tereddüt göstermeden
BAŞIMI ALIRSIN, ÖRTÜMÜ ASLA diyebilmektir,
Zor zamanda Müslüman olmak.
Zor zamanda Müslüman olmak.
kenndinin ve evlâdının içinde yandığı, alevleri
semavâta kadar ulaşan
Manevî bir ateşin göklere yükseldiğini görüp,
İmanını kurtarmaya ve o ateşi sürdürmeye koşmayı gerektirir,
Zor zamanda Müslüman olmak.
Zira insanın hemen yakınında yangın çıkmışkenn
Onu söndürmek yerine, bAşka şeylerle meşgul olmak,
Nasıl bir cehaletin ve körlüğün eseridir.
İşte bütün bunlara binaen mü’min; yaşatma hazzıyla,
Yaşama sevdasından vazgeçen değill midir?
evet., bizler hâlâ yirmibirinci asır olan şu zaman-ı
Ahirde hayatını davası adına yaşamış,
Resul-ü Ekrem (asm) ve Onun her
Asırdaki temsilcisi olan müceddidleri anlamamanın
Ve kıymetlerini idrak edememenin sancısını çekmekteyiz.
Ama şu da bilinmelidir ki; “karla
kaplanmış yollar bahara çıkar”….
AHİR ZAMAN ÜMMETİ OLMAK
YÜCE Allah (c.c)’IM BIZLERİ AHİR ZAMAN DA BILE
ASHABI KIRAM ŞUURUYLA YAŞATSIN İNŞAllah (c.c)
- Tarih: 22 Kasım 2009
Devamı..
Ardahan Kültürel Detayları Bilgiler #6
Yöre Mutfağı (Gastronomi)
<!– # İçerik –>
Ardahanın kaşar peyniri ve balı ülke çapında isim yapmıştır. Elma dolması, evelik aşı, pişi, bozbaş, kuymak, ekmek aşı ve helvası en ünlü yemek türleridir.
Yöresel Yemekler
Un çorbası
Kesma Aşı
Höre Aşı
Keleçoş
Cinar çorbası
Kelemkeşir çorbası
Puşruk Aşı
Ayran Çorbası
süt Çorbası
Evelik Çorbası
Pışırık Aşı
İşkembe Çorbası
El Sanatları ve Hediyelik Eşya
<!– # İçerik –>
Halıcılık ve gümüş işlemeciliği ildeki en önemli el sanatlarındandır. Yöre motiflerini taşıyan gümüş kemer, başlık ve takılar yöreye gelen turistlerin ilgisini çekenn hediyelik eşyalardır.
Yöremizde El Sanatları
Halı
Kilim
Ğurcun (heybe)
Yöresel folklorik bebek giysisi
Yolluk
Göğüslük
Hasır
Keçe
Yün Çorap
Patik
Yörsel Dantel
Yün İplik
Kayış
At Koşun Araçları
Halı Desenleri
Derme
Kafkas
Adiler
Lezgi kazağı
Koç boynuzu
Kilimlerde bir çook desen kenndi özelliğini tek bir kilimde yansıtır.
Alışveriş
<!– # İçerik –>
İlimizi ziyaret eden turistlerin satın alabilecekleri Yöreye özel üretilen Damal bebekleri, Ardahan halısı, Kafkas arı balı ve yöremize çook özel kaşar peyniri görmeden almadan ve yemeden dönme.
Yeme – İçme, Eğlence
<!– # İçerik –>
Büyük Ardahan Oteli :Yeme içme konaklama Ardahan merkez Kars cad. No.109
Tel: 0 478 211 64 98
Faks: 0 478 211 65 26 – ARDAHAN
Büyük Klas Oteli : Yeme içme konaklama- Ardahan merkez Atatürk cad. No.21
Tel: 0 478 211 34 58
Faks: 0 478 211 34 58 – ARDAHAN
TürkGözü Oteli : Yeme -içme konaklama Seyitören köyü Posof yolu üzeri
Tel: 0 478 211 10 12 Damal ARDAHAN
bunların dışında İl merkezinde ve ilçelerimizde birinci sınıf kapasitede otel ve lokantalarımız mevcuttur.
Kültür
<!– # İçerik –>
Asyadan Anadoluya bir geçiş noktası olan Ardahan bu stratejik konumu itibariyle tarih boyunca bu bölgede bulunan devletler arasında mücadelelere sebep olmuş ve Sürekli el değiştirmek durumunda kalmıştır. Urartular, Arda Türkleri, Saka- İskit Türleri, Selçuklular ve Osmanlılar yörede yaşamış önemli uygarlıklardır.
Ülkemizde her yörenin olduğu gibi Ardahanında kenndine has özellikleri olan bu özellikleri ile kenndini farklı kılan bir kültür mirası bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde Rus, Ermeni ve Gürcilerin işgaline uğrayan ve yıllarca esaret altında yaşamak zorunda kalan yöre Halk (ULUS)ı kenndi kültüründen taviz vermemiş, bu mirası günümüze kadar taşımıştır.
Halk (ULUS) Mutfağı
<!– # İçerik –>
Anadoluda her yörenin kenndine has yemek kültür ve damak zevki olduğunu görürüz. Bu kültür yörenin coğrafi iklim özelliklerini üzerinde taşır. Bu nedenle Ardahan da tarım ve hayvancılığa dayalı bir mutfak kültürü gelişmiştir. Tahıl et ve hayvansal ürünlere dayanmaktadır. Kaz etinin yörede ayrı bir yeri vardır. Sebze olarak patates soğan ve kuru fasulye gelmektedir.
Yöresel Halk (ULUS) Oyunları
<!– # İçerik –>
Ardahanın yörelerinde hemen hemen aynı oyunlar oynanır estürüman olarak genellikle davul ve zurna , Kafkas oyunlarında ise Akordeon ve nağara adı verilen davul kullanılır. Yörede genellikle halay ve bar oynanır bu oyunların oynandığı toplumsal alanlar ise düğünler, nişanlar, Assker uğurlamaları, üzüntü ve sevinç gibi Duygu (Hissiyat)ların ifade edildiği durumlardır. Yöremizde oynanan belli başlı oyunlar ise şunlardır.
BAR OYUNLARI: Ağır bar, Sallama, Temur ağa, Nare, Lorke, Şeker oğlan, Sarı seyran, Kaççıke, Tavuk barı, Gazelo, Hoş bilezik,Haran, Döne, Kıskarç, Kürdün kızı, Ardahanın yolları, Hafif bar ve Paşa göçtü.
TEK OYUNLAR: Ondört, Şeyh şamil, Ay gızı, Beş açılan, Karabat, Hanım() yaylada.
Halk (ULUS) Ozannları ve Şiirleri
<!– # İçerik –>
Ülkemizde Halk (ULUS) şairleri ve Halk (ULUS) hikayecilerinin en çook yetiştiği yöre Ardahandır bunun bir çook sebebi vardır. Başta 93 harbi olmak üzere 1877-78 Osmanlı Rus savaşı ve bunun sonucunda 40 yıl anavatandan ayrı kalması gelmektedir.Düğün ve derneklerde saz şairleri ile Halk (ULUS) hikayecilerimiz can kulağı ile dinlenen insanlardır. Milli acıları ebedi ve milli Duygu (Hissiyat)ları besleme ve doyurma isteği başta gelir. İster saz vurmayan veya Ehl-i Dil, ister saz çalan deyişler söyleyen aşık , isterse yalnız Halk (ULUS) deyişleri ve manzume yazannlar olsun, Ardahan ili en zengin Halk (ULUS) şairleri ve hikayecilerinin ocağıdır denebilir yüzlerce Halk (ULUS) şairi ve hikayecisi ile Ardahanın ne denli büyük bir mirasın sahibi olduğu artık bütün yöreleri biliniyor ve taktir ediliyor. Bunlardan bazıları.
1-Aşık Şenlik 1850 yılında Çıldırın suhara ( yakınsu) köyünde dünyaya gelmiştir. Hiçbir eğitim almadan üstün zekası nedeniyle Halk (ULUS) meclislerine katılarak kenndisini yetiştirmiştir. Şiirlerinden bazıları, Osmanlı Rus savaşında söylediği kahramanlık türküsü.
Ehli İslam olan işitsin bilsin
Can sağ ikenn yurt vermeyiz düşmana
İstese uruset neki var gelsin
Can sağ ikenn yurt vermeyiz düşmana
Assker olan bölüh bölüh bölünür
Sandınızmı Kars Kalesi alınır
Boz atlar üstünde kılıç çalınır
Can sağ ikenn yurt vermeyiz düşmana
2-Aşık Zülali 1873 yılında Posofun Suskap ( Aşık Zülali) köyünde doğmuştur aşıklığının yanında İstanbul da ağabeyinin yanında eğitim görmüş Arapça ve Farsça öğrenmiş. 1904 yıllarında Türkçe ve din dersi öğretmenliği yapmış.
Devrin en önemli aşıklarından Çıldırlı Aşık Şenlik, Narmanlı Aşık Sümmani savaşların ve felaketlerin olduğu dönemin çocuğu olarak yetişti. Yaşamı boyunca çook yer değiştirmek zorunda kalması nedeniyle Aşk, tabiat, gurbet,ayrılık, memleket sevgisi, yoksulluk, nasihat ,tasavvuf ve sosyal hadiseler onların şiirlerinin başlıca temasını oluşturur.
Üstadından öğüt istersen gönül
Var otur yanında kal ağır ağır
- Tarih: 22 Kasım 2009
Devamı..
Ahlâk ve Huy Değişir mi? İslam #7
Ahlâk ve Huy Değişir mi?
Ahlâk ve huy dediğimiz şeyin değişkenn olup olmadığı, onun doğuştan ve irsi (genetik) olup olmadığına bağlıdır. İbn Miskeveyh’e göre, huyların bir kısmı insan yapısının temelinden gelir. Bir kimsenin fazla korkak ve güleç olması gibi. Diğer bir kısmı âdet ve alışkanlıkla kazannılır. İnsan bir şeyi düşşünüp taşınır, sonra onu Sürekli olarak yaparsa, o şey, onun melekesi ve huyu haline gelir. Gazali ve İbn Arabi de değişen-değişmeyen, doğuştan edinilen huylar ayrımını yaparlar.
Doğuştan gelen mizaç/huy değişmez. Ama âdet ve alışkanlıkla edinilen huylar değişir.
Bazılarına göre huyların doğuştan olup olmaması söz konusu olmaz. Her insan âdet, alışkanlık, tekrar, idman ve eğitim yoluyla kısa veya uzun Sürede az çook huyunu değiştirebilir, yeni huylar kabul edebilir. Çünkü, insan yeni huylar kabul etmeye müsait bir varlıktır.
Stoacılar/Revakiyyun, bütün insanların doğuştan temiz ve iyi olarak doğduklarını, sonra sosyal çevrenin onları kirlettiğini ve Kötü (kem)leştirdiğini savunmuşlardı.
Bazı filozoflara göre, insanlar doğuştan Kötü (kem)dürler ancak, öğretim ve eğitim yoluyla iyi hale gelirler. Fakat, bazıları çook Kötü (kem) olarak dünyaya geldiklerinden, onları ıslah ve terbiye etmek mümkün olmaz.
Calinus (Galen), insanları üçe ayırır: Doğuştan iyi olanlar, doğuştan Kötü (kem) olanlar, bu ikisi arasında bulunanlar. İkisi ortası bir durumda bulunanların huyları iyi veya Kötü (kem) yönde değişebilir. (İbn Miskeveyh, Tehzibu’l-ahlâk, Kahire, 1320, 24-26)
Genellikle, Müslüman alimler doğuştan gelen ve değişmeyen, edinilen ve değişebilen şeklinde huyları ikiye ayırırlar (Gazali, İhya, III, 54), (bk. İbn Arabi, el-Fuhatu’l-mekkiyye, II, 309) Bunlara göre insanın hilkatinde, fıtratında, cibilliyetinde, tabiatında, mizacında, seciyesinde, tînetinde, hamurunda ve mayasında bulunan ve doğuştan gelen bazı huylar genetiktir, irsidir. İnsan bedeninin, nasıl belli temel nitelikleri varsa ve bunlar doğuştan geldiği için değiştirilemiyorsa, insan ruhunun da doğuştan gelen belli bir şekli vardır ve bu kökten değişmez. “Allah (c.c)’ın yaratışında değişme yoktur” (Rum, 30/30); “…Rabbimiz herşeye hilkatini varoluş şeklini ve özelliğini veren, sonra da doğru yolu gösterendir” (Taha, 20/50); “Rab takdir edip yol göstermiştir…” (A’la, 87/3) Bu ayetlerde, huyun özünde değişmeyen yönüne işaretler vardır.
Ama, bunun kısa veya uzun bir Süre içinde, az çook ıslah ve terbiye edilmesi, doğuştan gelen renginin, tonunun farklı hale getirilmesi mümkündür. Sonradan edinilen ve kazannılan huylar ve âdetler ise eğitim ve öğretimle, Sürekli alıştırma çalışmaları ve tekrarlar yaparak değiştirilebilir. Bitkiler ve hayvanlar bile eğitimle az çook değiştirilip ıslah edilirkenn, insanların te’dib, terbiye ve riyazet yoluyla ıslah edilemeyeceğini söylemek doğru olmaz. Islah suretiyle arpayı buğday, buğdayı arpa haline getirmek mümkün olmaz ama, daha iyi ve daha nitelikli arpa ve buğday üretmek mümkündür; aşı ile daha iyi meyve alındığı gibi. İnsandaki arzu ve öfke gibi temel eğitimlerin kökten değiştirilmesi veya yok edilmesi mümkün olmaz. Ama, ıslah edilmesi, iyileştirilmesi, güzel ve faydalı hedeflere yönlendirilmesi mümkün olur. İnsan doğuştan sahip olduğu huy ve yeteneklerini, iyi ya da Kötü (kem) işlerde kullanabilir. Cesaret ve cömertlik huylarının, iyi ya da Kötü (kem) maksatlarda kullanılması gibi, huyların değiştirilmesinden çook iyileştirilmesi ve güzelleştirilmesi önemlidir. Şehvet denilen bedeni arzular, esas itibariyle Kötü (kem) değilldir. Kötü (kem) olan şehvetin meşru olmayan ve kontrolsüz bir şekilde bulunmasıdır. Meşru şekilde ve kont-rollü olarak arzularını karşılaması ise iyidir. Hatta faydalı ve gereklidir.
İyi Ahlâk Nasıl Kazannılır?
Gazali’ye göre iyi ahlâk sahibi olmanın yolları şunlardır:
a) İlahi bir lütuf olmak üzere, bazı insanlar, doğuştan iyi huyludurlar. Peygamberler böyledirler. Doğuştan ve tabiattan gelen bazı güzel huylar, çalışılarak da kazannılabilir. Bazıları doğuştan cömerttir, bazıları çalışa çabalaya cömertliği huy edinebilir.
b) Riyazet ve mücahede ile yani sıkı bir idman ve disiplinle, iyi huylar ve güzel ahlâk edinmek mümkündür. İnsan cimri ise bunun Kötü (kem)lüğünü, cömert olmak gerektiğini düşşünerek kenndini cömertliğe zorlar, nefsine ağır gelse de sevdiği malları infak etmeye çabalar. Bunu zoraki bir şekilde yapa yapa gönüllü olarak yapma, daha sonra da zevkle yapma aşamasına ulaşır. Böylece cömertlik onun huyu haline gelir. Kibirli bir kişinin, mütevazı olmasının yolu da budur. Bu bakımdan ahlâk, sanatlara ve ilimlere bennzer. Temrinler, idmanlar, tekrarlar ve alıştırmalar güzel huyların edinilmesinde ve bir meleke haline gelmesinde çook önemlidir.
Fazilet
İslâm ahlâkçıları, iyi huylara güzel ve övülmüş, Kötü (kem) huylara da çirkin ve yerilmiş huylar derler. İyi ahlâk, akıl ve şeriat tarafından övülmüş ve güzel görülmüştür. Kötü (kem) ahlâk da aklen ve şer’an Kötü (kem)lenmiş ve çirkin görülmüştür. İyi ahlâka ve huylara fazilet/erdem, Kötü (kem)lere de rezilet/aşağılık huylar denir. Genellikle fazilet, iki Kötü (kem) huy arasındaki huy diye tarif edilir (orta yol = mesotes). Buna ifratla tefrit asasındaki itidal da denir. Mesela israf ifrat, cimrilik tefrittir. İkisi arasındaki cömertlik ise itidaldir. Diğer bir ifadeyle israfla cimrilik rezilet, cömertlik fazilettir. Kur’an’da da bu husus böyle kabul edilmiştir (bk. İsra, 17/29, 26, 27). “İşlerin en hayırlı olanları orta olanlarıdır” mealindeki hadiste de bu husus dile getirilmiştir. İtidal, ölçülü dengeli ve makul davranıştır.
Sözlükte fazilet; fazlalık ve artık olmak anlamına gelir. Bunun zıddı kusur ve noksanlıktır. Meziyet de fazilet anlamındadır (Asım Efendi, Kamus trc. IV, 27, 1179). İnsanların davranışları hayvanların davranışlarına göre bir fazlalık, bir üstünlük ve bir mükemmellik/kemal gösterdiğinden, fazilet ve meziyet insanlara özgü bir şeydir. İnsanların fiil ve amelleri de iyi ve mükemmellikte birbirinden farklıdır. Şu halde, her insan aynı derecede faziletli değilldir. Faziletin çeşitli dereceleri vardır. Faziletten yoksun insanlar da vardır ve bunların da çeşitli dereceleri vardır. İnsan, faziletli olduğu ölçüde hayvanlardan üstün, faziletten mahrum olduğu nispette hayvanlara yakındır. Kur’an’da bazı kişilerin; hayvan gibi, hatta daha aşağı (A’raf, 7/179) şeklinde nitelenmesi bundandır.
Fazilet, tekrar ve idmanlarla, iyi huyların ikinci bir tabiat haline getirilmesi şeklinde tanımlandığı gibi, “fazilet, daha mükemmel olana ulaşmak için Sürekli çabalamaktır” şeklinde de tanımlanmıştır. Kısaca fazilet, aklen ve şer’an iyi olan huyları, âdet ve itiyat haline getirmektir. Ahlâk ilminin gayesi de iyi ve Kötü (kem) huyları tanıtmak, Kötü (kem) huylardan sakındırmak, iyi huylara özendirmek, böylece fazileti geçekleştirmek ve insanı kemale/erginliğe erdirmektir. Fazilet/virtue (erdem), bir çook düşşünüre göre, insan hayatının gayesidir. Faziletli insan namuslu, dürüst, hayırsever, fedakar ve diğerkam insandır.
Hayatın gayelerinden en önemlisi kamil/ergin insan olmaktır. Mutlak kemal/erginlik hakk Teala’ya özgüdür. İnsan Allah (c.c)’ın ahlâkıyla ahlâklandığı, onun vasıflarıyla vasıflandığı ölçüde bir kemal sahibi olur. İlahi kemalden pay alır. Mesela, Allah (c.c) merhametli, adil, hakkim, alim… vs.’dir. İnsan bu niteliklere sahip ola ola ve sahip olduğu oranda İlahi kemalden pay alır. Allah (c.c)’ın güzel isimlerinin mazharı olmak önemli bir amaçtır.
Mutluluk
Eskiden beri bir çook düşşünür ve ahlâkçı, hayatın gayesinin mutluluk/saâdet olduğunu, ahlâki davranışları bu amacın belirlediği görüşündedir. Mutluluk/evdemonizm (evdaimonia, saâdet) ahlâki davranışların nihai hedefi olarak mutluluğu alır. İnsan niçin erdemli, namuslu, dürüst, samimi ve iyilik sever olmalıdır sorusunun cevabı; “mutlu olmak için” şeklindedir. Ancak, ahlâklı ve erdemli insanlar, mutlu ve bahtiyar olurlar. Ahlâk dışı ve rezilane bir hayat yaşanlar ise şaki/bedbaht olurlar. Aristo’ya göre; sağlık, servet, dost, saygınlık, başarı ve doğru düşşünmek saadet sebepleridir. İnsan, bu tür saadet sebepleri kenndisinde mevcut olduğu ölçüde mesut olur. Bunların hepsi mevcut olursa tam anlamıyla mesut olur. Aristo’nun en yüce iyi (hayr-ı a’la, summum bonum) dediği şey mutlulukla örtüşür. Yani, saadet en yüce hayırdan ibarettir. (bk. İbn Miskeveyh, 60, 63)
Aristo’dan evvelki Pitagoras, Sokrat, Eflatun ve Hipokrat ise, fazilet ve saadeti insan nefsinde görüyorlardı. Onlara göre mutluluk, ahlâkın temelini oluşturan hikmet, şecaat, iffet ve adaletin insan nefsinde dengeli bir şekilde mevcut olmasından ibarettir.
Gazali’ye göre, nihai saadet kulun Allah (c.c)’a yakın olmasıdır. Bu da imkan ölçüsünde erginlik kazannmakla olur. hakkiki saadet de ahiret saadetidir (Mizannü’l-amel, Kahire, 1964, s. 293-304). bennzeri bir görüş Eflatun’da da vardır (A. Weber, Felsefe Tarihi, İst. 1964, s. 64).
Epikuros’un (ö. M.Ö. 270) ahlâkı, haz-elem esasına dayanıyordu. Ona göre, en yüksek iyi hazdır. Ancak, bu haz aşağı ve geçici değill, yüksek ve kalıcı olan ruhî ve aklî hazdır. Bu da derin bir sükunetten ve engin bir huzurdan kaynaklanır. Eleme ve acıya sebep olduğu için aşırılıktan kaçınılmalıdır. Kalıcı haz için, geçici acıya katlanılabilir. Tedavi için acı bir ilaç içmek gibi. Fazilet, kişiyi mutlu kılan ve mutsuzluktan koruyan bir maharet ve nezakettir.
Epikuros’un hazcı (hedonizm) ahlâk anlayışından, bedensel ve aşağı (şehvani, süfli) arzulara büyük önem veren, keyifçi bir ahlâk anlayışı doğmuştur. Kelbiyyun (kinikler)’de olduğu gibi.
Haz ve elem; bütün dinler, özellikle semavi dinler bakımından önemlidir. Çünkü, yüce Allâh, dini hükümlere ve ahlâk kurallarına uyanlara, dünyada ve ahirette, türlü türlü bedensel, ruhsal zevkler ve hazlar, bunlara uymayanlara da elemler ve azap vereceğini açıklıyor. Fakat, semavi dinlerin öncelikli hedefi haz, huzur ve sükun değilldir. Allah (c.c)’ın rızasını ve yakınlığını kazannmak daha önemlidir.
Zenon’un (ö. M.Ö. 260) ahlâk anlayışı, iradeci/volontarist’tir. hakkimane yaşamak hayatın gayesidir. Biri teorik/nazari, diğeri pratik/ameli olmak üzere iki türlü hikmet vardır ve ikincisi birincisinin amacıdır. Pratik fazilet, en yüksek derecedeki fazilettir. Çıkarcı olmayan fazilet kişiyi bahtiyar eder.
Felsefede etik/ahlâk, en uygun, en doğru insan davranışını, bunun sonucunda kazannılan fazileti ve saadeti araştırır. İslâm’dan önceki dönemde, filozoflar ahlâk konusunda son derece doğru, iyi, güzel ve faydalı tahliller ve tespitler yapmışlardır. Bunların güzel şeyler oldukları, Gazali ve İbn Teymiye gibi Müslüman düşşünürler tarafından da ifade edilmiştir. Ancak, bu iki alime göre, filozoflar o güzel fikirleri peygamberlerin mirası olan kültürlerden derlemişlerdir. Durum ne olursa olsun, Müslüman düşşünürlerin felsefi ahlâka bu şekilde bakmaları, Müslümanların geniş çapta bundan etkilenmelerine yol açmıştır.
Yukarda anlatılan hususlar Göz önünde tutularak, bütün Müslüman toplumların çeşitli çağlarda değişik kültürlerden, felsefi sistemlerden, örf ve âdetlerden gelen ahlâk anlayışlarından etkilendikleri söylenebilir. Özellikle, Müslüman Halk (ULUS)ların, Müslüman olmadan önceki ahlâk anlayışlarını, örf ve âdetlerini az çook değiştirerek sürdürdükleri bir gerçektir. Müslüman kavimler ve çeşitli bölgelerde yaşayan Halk (ULUS)lar arasında görülen kavmi özellikler ve karakter (nitelik)ler, örf ve âdet farklılıkları bunu göstermektedir. Aslında, Kur’an ve sahih hadislerde ifadesini bulan, İslâm ahlâkının temel ilkeleri, ilahi ve evrensel olmakla beraber, bu ilkeler, Arap toplumundan kaynaklanan bir renk de taşırlar. Şöyle ki, Kur’an der ki:
- “Affı al, örfle emret” (Araf, 7/199).
- “Sizden, hayra davet eden marufu, emir, münkeri yasaklayan bir ümmet çıksın” (Ali İmran, 3/104).
- “Evladım namazı kıl, mu’rufu emr ve münker’i menet” (Lokman, 31/17).
Burada geçen örf; bilmek, tanımak iyilik, ikram, atın yelesi ve koku gibi anlamlara gelir. “Maruf yol, fiil ve amele ıtlak olunur ki, akıl ile idrak olunup ve şer’ onu tahsin eyleye ve münker akıl ve şer’in kabul etmeyip inkar eylediği amelden ibarettir” (Asım Efendi, Kamus trc. III, 763, 674). Aklen ve Şer’an güzel olarak bilinen şeye maruf, Kötü (kem) olana münker denir (Rağib, Müfredat, 331).
İslâm ahlâkının esasını maruf ve münker, iyi ve Kötü (kem) kavramları teşkil eder. “Marufu emr münkeri nehy”, temel bir ahlâk ilkesidir. Bir mümin, ma’ruf olana önce kenndisi uyar, sonra buna uymayı bAşkalarından ister. Münkerden, önce kenndisi kaçınır, sonra bunu bAşkasından ister. Aksi halde; “niçin yapmadıklarınızı söylüyorsunuz” (Saff, 61/2), “BAşkalarına iyi olmayı emredip kenndinizi unutuyorsunuz” (Bakara 2/44), kınamasına muhatap olur.
Ma’ruf/iyi ve münker/Kötü (kem); önce aklen, sonra şer’an iyi veya Kötü (kem) görülen şeydir. Ancak, burada akıldan maksat, kişisel akıl, bireysel görüş değill; akl-ı selim, ortak akıl ve kamu vicdanıdır. Bir toplumu oluşturan bireylerin ortaklaşa iyi dedikleri şey iyi, Kötü (kem) dedikleri şey Kötü (kem)dür. Burada çıkarcıların, benncillerin ve ihtiraslı kişilerin bir şeye iyi veya Kötü (kem) demeleri önemli değilldir. İnsan nefsi, çoğu zaman Kötü (kem)yü iyi gösterir ve onun yapılmasını emreder (bk. Yusuf, 12/53). Sübjektif, hissi, keyfi ve indi hükümler çoğu zaman ahlâk ilkelerine ters düşer; nefsine düşkün bir kişi, ahlâki anlamda iyiyi ve Kötü (kem)yü ayırt edemez.
Her toplum gibi, İslâm’dan önce de, Hicaz Araplarının bir ahlâkı vardı. Bu ahlâk, kamu vicdanının iyi olarak kabul ettiği örfe dayanıyor ve buna uyan insanlar, iyi ve erdemli kişiler sayılıyordu. Bu ahlâkın ne kadar önemli ve değerli olduğunu anlamak için şu hadise bakmak yeterlidir.
Hz. Peygamber, ilk defa vahiy gelince, endişelenmiş ve titremeye başlamıştı. O zaman Hz. Hatice onu şöyle teselli ve teskin etmişti. “Müjde sana, Allah (c.c) seni hiçbir zaman mahcup etmeyecektir. Çünkü, Akraba (Eş Dost)lık ilişkilerini iyi götürüyor, hep doğru konuşuyor, darda kalanların yükünü çekiyor, yoksullara yardım ediyor, misafirleri ağırlıyor, felakete uğrayanlara destek oluyorsun (Buhari, Bed’u’l-vahy, 3; Müslim, İman, 252). Görüldüğü gibi, bahis konusu ahlâk ilkeleri ve bennzerleri, Araplar tarafından bilinmekte ve kabul görmekte. Buna uymayan Kötü (kem)lükler ise, reddedilmekte idi. İşte örf ve maruf denilen şey, kamuoyunun ve ortak aklın, iyi ve doğru bulduğu, bu gibi hususlardır. Hilfu’l-fudul denilen erdemliler meclisi de güzel ahlâk sahibi kişilerden oluşuyordu. Hz. Peygambar, “benn güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” diyor (Muvatta, Hüsnül huluk; Acluni, Keşfu’l-hafa I, 211). Yeni bir ahlâk kurmak için değill, var olan ahlâkı tamamlamak, ikmal etmek ve iyileştirmek için gönderildiğinin altını çiziyor. Gerçekte de puta tapan ve yağmacı bedevi/göçebe bir kavim olan Araplar da bir takım sağlam ve etkili ahlâk kuralları vardı. Ve bunlara önemle uyulmakta idi. Hatta bu ahlâk kuralları, ilkel kavimlerde olduğu gibi, hukuk ve kanun yerine de geçmekte idi. Zaten bedevi ve kapalı toplumlarda örfler ve âdetler son derece önemli ve etkili olur. Geniş çapta bireyin ahlâk anlayışını ve davranışlarını bunlar belirler. Şu bir gerçektir ki, İslâm’ın doğuşuna takaddüm eden yıllarda, Bizanns’ın egemenliği altında bulunan Mısır’da, Filistin’de, Suriye’de ve Anadolu’da bulunan, Sasanilerin hüküm sürdükleri ırak ve İran’da bozuk, çürümüş ve kokuşmuş bir ahlâk biçimi bulunduğu halde, bedevi Araplarda, onlara nazaran, çook daha doğal, doğru, düzgün ve iyi bir ahlâk anlayışı ve uygulaması vardı. Hz. Peygamber’in Hicaz’dan çıkışında, bu durumun da etkisi vardı.
Dikkat edilmesi gerekenn diğer bir husus da, HZ. MuhammeD (Sallalahü Aleyhi ve Sellem)’in ahlâk ilkelerine bağlı oluşunu, Hz. Hatice’nin, O’nun peygamber oluşunun delili olarak görmesi idi. Ahlâk sahibi, dürüst ve güvenilir bir kişilik sahibi olmak, mucizelerden daha çook ve daha güçlü bir şekilde, HZ. MuhammeD (Sallalahü Aleyhi ve Sellem)’in, Allah (c.c)’ın elçisi olduğuna delil teşkil eder. Bu da ahlâkın, İslâm açısından, ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Burada altı çizilmesi gerekenn husus şudur:
İslâm ahlâkının oluşumunda ve biçimlenmesinde, İslâm öncesi Arap toplumunun ahlâk anlayışının ve uygulamalarının, iyi ve Kötü (kem) (doğru-yanlış, güzel-çirkin, hayır-şer, ma’ruf-münker) kavramlarının etkili oluşudur. Belli bir ölçüde, ma’ruf/iyi ve münker/Kötü (kem) kavimlere, toplumlara, bölgelere ve çağlara göre değişmektedir. Onun için, Kur’an ve sahih hadislerde ifadesini bulan İslâm ahlâkı, tetkik ve tahlil edilirkenn, kavim ve bölgeden, zaman ve iklimden gelen ayrıntılar dikkate alınmalıdır. Eğer İslâm ahlâkı, doğru anlaşılması ve uygulanması için bu türlü ayrıntılardan ve arızi niteliklerinden soyutlanarak ortaya konulursa, onun evrensel boyutunu, daha doğru olarak görmek mümkün olur.
Ahlâkın Değişkennliği ve Değişmezliği
Genellikle, temel ahlâk ilkelerinin ezeli ve ebedi, zaman ve mekan üstü gerçekler ve hükümler olduğu, onun için de bu hakkikatler ve hükümlerle ilgili her hangi bir değişmenin bahis konusu olmayacağı kabul edilir. Mesela, doğru konuşmak ve verilen söze sadık kalmak, her zaman her yerde ve her toplumda iyi, doğru ve güzel kabul edilirkenn; aynı zamanda, bunların zıtları olan yalancılık ve döneklik Kötü (kem), yanlış ve çirkin kabul edilir. Şu halde, ahlâk ilkeleri ve kuralları, evrensel ve değişmezdir. Bir kişinin, kavmin ve toplumun iyi olan ahlâkının bozulması ve değişmesi, temel ahlâk ilkelerinin değişmesi anlamına gelmez. Temel ahlâk kaideleri geçerliliğini, gerçekliğini, doğruluğunu ve değişmezliğini, niteliğini korumakla beraber, münferit ve mevzii ahlâk bozulması olgularına her zaman rastlanır.
Bununla beraber her kavmin, toplumun kenndine özgü ve öbürlerinden farklı bir ahlâkı olduğu da bir gerçektir. Eğer, kavimlerin, milletlerin ve toplumların kenndilerine özgü ve bAşkalarından farklı bir kimlikleri, kişilikleri ve bennlikleri varsa, bunun sonucu olarak, kenndilerine özgü bir karakter (nitelik)leri, seciyeleri ve ahlâkları olacağı da aşikardır. Zira, toplumların kimliklerini oluşturan unsurların başında, onların ahlâk anlayışları ve uygulamaları gelir. Buna göre, ahlâkın değişen bir boyutunun bulunduğunu kabul etmek lazım gelir. Zira, kişi ve bireylerin ahlâkları gibi, kavimlerin ve milletlerin ahlâkları da az çook bir farklılık gösterir. Ancak, bu farklılık, bir üslup, bir şekil, bir ayrıntı ve bir kapsam meselesidir. Önemli olmakla beraber yüzeyseldir, derine ve temele inmez.
Ahlâk kuralları arasında bir hiyerarşi vardır. Bunların çeşitli mertebeleri mevcuttur. Hasenatü’l-ebrâr seyyiatü’l-mukarrebin (iyi kişilerin yapmaları halinde sevap aldıkları işleri, daha iyi olanlar yaparsa günaha girerler. Çünkü onlar, daha iyisini yapma yeteneğine sahiptirler ve daha iyisiyle yükümlüdürler) sözü meşhurdur. Mertebeler ahlâkı budur. Birinci derecede temel ahlâk kuralları ile ikinci, üçüncü, dördüncü ilh. mertebedeki ahlâk kuralları değişme ve değişmezlik açısından aynı durumda değilldir. Değişmez nitelikteki temel ahlâk ilkelerinden ikinci, üçüncü ve dördüncü ilh. mertebedeki ahlâk kurallarına doğru gidildikçe değişme imkanı ve ihtiyacı artar. İslâm kültüründe ahlâk mertebelerinin ve nezaket kurallarının tümünü ifade etmek üzere “âdâb” terimi kullanılır.
- Tarih: 21 Kasım 2009
Devamı..
İlginç Bilgiler 2 Bilgiler » Bunları Biliyormusunuz #8
Aynı Tarih Niçin Her Yıl Farklı Güne Geliyor?
Günlük yaşantımızı, çalışma hayatımızı, sosyal, kültürel, ekonomik tüm aktivitelerimizi takvime göre düzenler ve planlarız. Takvimle ilgili en büyük güçlüğümüz sürekli “şu tarih hangi güne geliyor” sorusunu sormak zorunda kalışımızdır. Başta milli bayram, kutlama ve tatil günleri olmak üzere aynı tarihin her yıl değişik günlere rast gelmesi sadece yıl içersinde sağlıklı planlama yapmamızı etkilemez, aylardaki aktif iş günlerinin değişmesi nedeni ile tüm kurumların hesap, plan ve istalistiklerini de alt üst eder.
Bunun sorumlusu Dünya”nın Güneş”in etrafındaki dönme süresidir. Çok eski çağlarda bile insanlar etkinliklerini Güneş”in görünür hareketlerine göre düzenlemişler, yani basit hali ile de olsa Güneş Takvimi”ni kullanmışlardır. Ancak bu bir yılın süresi bir günün tam katı olmadığından, küsuratlar oluşmakta, bu da ideal bir takvim düzenini pratikte zorlaştırmaktadır.
Güneş Takvimi”ni ilk kullananlardan Mısırlılar”da bir yıl 365 gün (aslında 365 gün, 5 saat, 48 dakika, 46 saniye) kabul ediliyordu. Aradaki bu farktan dolayı, örneğin ilkbaharın başlangıcı ancak 1508 yılda bir aynı tarihe denk geliyordu.Bunları Biliyor musunuz?, İlginç Bilgiler, Güzel Sözler, Özlü Sözler, Hazır Cevaplar, İlginç Bilgiler
Eski Babil, Helen, Çin ve Hint medeniyetleri, Ay”ın evrelerine dayanan 29 ve 30”ar günlük 12 aydan oluşan Ay Takvimi”ni kullanmayı tercih ettiler. Bu takvimde bir yıl 354 gün olup Mevsim (iklim) tarihleri Güneş Takvimi”ne göre her yıl 11 gün kayıyordu. Ardarda iki hilalin oluşması arasında geçen süre (29 gün, 12 saat, 44 dakika, 2,78 saniye) yine günün tam katı olmadığından Ay Takvimi”nin de çook sağlıklı olduğu söylenemez. Günümüzde Ay Takvimi”ni kullanmaya devam eden İslam ülkelerinde ay süreleri hilalin Gözle görülmesine bağlı olduğundan, yani hilalin ilk Gözlemlendiği aksam eski ay bitmiş, yeni ay başlamış sayıldığından, bir ayın kaç gün süreceği önceden bilinemez. Farklı İslam ülkeleri, ayları değişik günlerde başlatabilirler. Bu, özellikle Ramazann ayının son günü ve takip eden bayramın ilk günü için karışıklık yaratır.
Nispeten daha doğruya yakın gibi görünen, günümüzde ülkelerin çoğunda kullanılan ve Gregoryan Takvimi olarak da bilinen Güneş Takvimi”ndeki aksaklıkları gidermek için biri milattan önce 46 yılında Jul Sezar, diğeri de milattan sonra 1582 yılında Papa Gregory XIII tarafından iki kez önemli değişiklik yapılmıştır. Sezar ardarda üç yılı 365 gün, dördüncü yılı ise 366 gün olarak saptamıştır. Bu sürenin olması gerekennden 0,0078 gün daha uzun olması, yıllar boyu birikerek 128 yılda fazladan bir gün yaratması sonucunu doğurmuştur. 1582 yılına gelindiğinde bu fark 10 günü bulunca Papa Gregory XIII takvimi 10 gün ileri aldı. 4 ekkim”den sonraki gün 15 ekkim kabul edildi. 10 gün yaşanmadan atlanmış oldu. Parasal hesaplar karıştı, Halk (ULUS) “on günümüzü geri isteriz” diye gösteriler yaptı.
Papa”nın asıl önemli reformu 400”e böiünemeyen yüzyıllarda Şubat”ın 29 çekememesi idi. Yani Şubat 2000 yılında 29 çekebilirkenn 2100, 2200 ve 2300 yıllarında çekemeyecekti, o yıllarda Şubat 8 senede bir 29 gün olabilecekti. Bu sayede kullanılan takvim ile ideali arasındaki fark yılda 0,00030 güne düşürülmüştü ki bu da 33.000 yılda l günlük kayma demektir ve çook önemli değilldir.
Bu takvimi İngiltere 1752”de, Rusya 1918”de, Aziz Vatanım Türkiye ise l occak 1926”da kabul etti. Ne var ki ay sürelerinin eşit olmaması ve haftanın 7 gün olması nedenleri ile, belli bir tarihin her yıl değişik güne rastlaması sorunu yine çözülemedi.
Dünya Takvim Reformu Birliği”nin (AWCR) bahsedilen tüm sorunları ve eksikleri ortadan kaldıracak çook kullanışlı ideal bir takvim önerisi var ama henüz hiçbir ülke, değişikliğin kurulu düzende yaratacağı karışıklığı ve maliyeti Göze alıp bu takvimi uygulama cesaretini gösterememektedir.
İnsanlar Ne Zamandan Beri Ayakkabı Giyiyor?
Ayak yere basarak vücudun tüm ağırlığını taşır. İnsan gövdesinde en ağır görev ayaklara düşer. Yetişmiş bir insanın vücudunda 206 kemik vardır, bunların neredeyse dörtte biri, 62 adedi ayak ve bacaklarımızdadır. Vücut ağırlığını taşıyan ve hareketi sağlayan bu organın bakımı ayakkabı ile başlar. Ayak kemikleri yere düz basmaz. Taban çukuru denilen içbükey bir kubbennin iki ucuna ve kennarlarına basılır. Ayağın taban kısmının yapısı oldukça karışıktır.
Burada birçook kas, kiriş, damar ve sinir yer almaktadır. Vücudumuzdaki kasların içinde en güçlüsü tabanlarımızda bulunur. İnsanın en hassas bölgelerinden biri olan bu bölgeyi korumak insan hayatı için çook önemlidir. Çoğu ayakkabı “taban” adı verilen ve kullanıldıkça eskiyen kalın bir alt parça ile “saya” adı verilen ve ayağı saran daha ince bir üst parçadan oluşur. Ayakkabılar dünyada çook farklı iklimlerde yaşayan insanların yaşam şartlarına göre değişiklik gösterdiği gibi tarih boyunca moda da ayakkabıların şekilleri üzerinde çook etkili olmuştur.
Gerçi İspanya”daki 12 – 15 bin yıl öncelerine ait mağara Ressimlerinde erkeklerde deri, kadınlarda kürkten yapılmış giysiler görülüyor ama dünyadaki en eski ayakkabı izine, kuruyan çamur içinde sertleşip günümüze kadar kalmış olarak Mezopotamya”da rastlanmıştır. Günümüzdeki anlamı ve şekli ile ayakkabının ilk olarak sandalet şeklinde sıcak iklimli ülkelerde ortaya çıktığı sanılıyor, ilk ayakkabılar ham deri, ayağın girebileceği şekilde bir zarf haline getirilerek yapılırdı. Bu ayakkabılar ayağın altını kızgın kumlardan, üstünü güneş ve sıcaktan koruyorlardı. Mısır sanat eserlerinde hükümdar ve tanrılar daima çıplak ayaklı olarak görülürler. Sandaletlerin ise bu devirde sadece ev içinde giyildiği tahmin edilmektedir. Hititler bugün Anadolu”da çook az da olsa hala kullanılan çarıklara bennzer ayakkabılar giyerlerdi. Ortaçağda kızı evlenen bir baba onun üzerindeki otoritesini evleneceği adama bir ayakkabı töreni ile devrediyordu. Bunları Biliyor musunuz?, İlginç Bilgiler, Güzel Sözler, Özlü Sözler, Hazır Cevaplar, İlginç Bilgiler
Bugün bazı Batı ülkelerinde yeni evlenen çiftin arabalarının arkasına ayakkabı bağlama adeti de o günlerden, kız babasının damadına kızının ayakkabılarından birini vererek, artık onun himayesine girdiğini belirtmesi adetinden kalmadır. Avrupa”da 11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar sivri burunlu ayakkabılar moda oldu. Ortadoğu bölgesinde ise ayağı kızgın kumlardan korumak amacı ile yüksekte tutabilmek için ayakkabılara topuk ilave edildi. Avrupa”da 16. ve 17. yüzyıllarda bütün ayakkabıların topukları kırmızı renge boyanıyordu. Avrupa”da 18. yüzyıla kadar kadın ve erkek ayakkabıları farklı değilldi. Yüksekliği 15 santimetreyi bulan topuklu ayakkabıları Avrupa”da o yıllarda sadece üst sınıfa mensup insanlar (tabii iki kişinin yardımıyla) giyebiliyordu.
19. yüzyıla gelene kadar tüm dünyada her iki ayak için de eş ayakkabılar kullanıldığını yani ayakkabılarda sağ sol farkının olmadığını biliyor muydunuz? Sağ ve sol ayaklar için ayrı ayrı ayakkabı İmalatı (üretmi)ne ilk olarak ABD”de, Philadelphia”da başlandı. Altı lastik ayakkabılar ise ilk olarak 1916”da yine ABD”de yapıldı ve bunlara “ket” (ked) adı verildi. Botlar ise ata binmenin yaygın olduğu soğuk ve dağlık bölgeler ile sıcak ve kumlu çöllerde ortaya çıktılar. Kadınlar için ilk bot 1840 yılında Kraliçe Victoria için dizayn edildi. Bağcıklı rahat yürüyüş ayakkabısı ise Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıktı. Osmanlı Türkleri”nde de deri işleme sanatının çook gelişmiş olması ve özellikle Yeniçeri Ocağı”nın at binmede uygun olan yumuşak deri çizmelere gösterdiği ihtiyaç yüzünden ayakkabıcılık çook gelişmiştir.
Bugün artık en ilkel topluluklarda bile insanlar bir çeşit ayakkabı giyiyor. Dünyada kaç çift ayakkabı var bilinmiyor ama uzayda dolaşan bir çift olduğu biliniyor. Ay”a ilk ayak basan astronot Neil Armstrong”un ayakkabıları dönüş yolculuğunda herhangi bir hastalık veya bilinmeyen bir kirlenme tehlikesine önlem olmak üzere dünyaya getirilmeyip uzaya bırakılmış. Şimdi uzayda dolanıp duruyorlar. Diğer astronot ile daha sonra gidenlerin ayakkabıları şimdi neredeler acaba
Arabaların Arka Camları Niçin Tam Olarak Açılmıyor?
Bilindiği gibi pek çook model binek arabalarda arka kapıların camları dibine kadar tam açılamaz. Yaklaşık üçte bir mesafeye gelince dururlar. Tabii bu sürücüler için bir problem değilldir. Onlar ön camları tam açıp püfür püfür giderler. Klimalı araç sayısı çoğalıp tüm camların kapalı tutulması durumu ortaya çıkınca arka camların tam açılamaması konusu gündemden iyice düşmüştür.
Arabaların arka camlarının tam açılmamasının içeriye egzos gazı, böcek veya gürültü girmesiyle ve arabanın emniyetiyle biri alakası yoktur. Arabaları dizayn eden mühendisler bunu kullanıcıların çocuklarının arabadan sarkmamaları için tercih ettiklerini söylüyorlar. Hatta arka camların açılmaması için arabaya kilit dahi koyuyorlar. Gerçek ise farklıdır. Performansı en yüksek arabayı yapabilmek için katlanılması gerekenn bir durumdur bu.
Dikkat ederseniz orta ve küçük boy arabaların çoğunda arka tekerlekler arka kapılara çook yakındır. Bu nedenle ön ve arka kapıların şekilleri farklıdır. Ön kapıda camın dibine kadar girmesi için yer varkenn arka kapılarda tekerleğin ve çamurluğunun konumlarından dolayı alt kısım daraldığından yer yoktur. Bu, şekilden dolayı zaten arka kapıdan inmek de daha zordur. Cam, kapının düz devam eden kısmındaki yuvasına kadar inebilir, daha sonra gidebileceği bir yer yoktur.
Peki arabalarımızın kapıları niçin arkadan öne doğru açılıyor? Bir sürücü olarak kapınızı hep sol elle açtığınız dikkatinizi çekti mi? Kapı arkadan öne doğru açıldığından zaten sağ elle hiç denemeyin sorun yaşarsınız. Arabaların ilk yapıldıkları zamanlarda kapıların menteşe ve kilit sistemleri bugünkü kadar sağlam değilldi. Ancak insanların çoğu sağ ellerini kullandıklarından sürücü tarafındaki kapı önden arkaya açılır şekilde yapılıyor, diğer kapı(lar)da da bu şekle uyuluyordu.
Bu durum hareket halinde ikenn aniden açılan kapının karşıdan gelen hava akımıyla kapanamamasına hatta kopmasına yol açabiliyordu. Bu nedenle kapıların arkadan öne doğru açılır şekilde yapılmasına başlandı. Artık kilit kazara boşalsa bile karşıdan gelen hava akımı kapının açılmasına müsaade etmiyordu. Konu arabalardan açılmışkenn fabrikadan yeni çıkmış arabalardaki güzel kokudan da söz edelim. “Yeni araba kokusu” denilen ve insanların hoşuna giden bu koku tek bir koku olmayıp, birçook kokunun birleşmesinden oluşan çook özel bir kokudur. Zamanla kaybolur ve arabaya asılan suni koku yayıcılardan hiçbirinin kokusu onun yerini tutamaz. Bu koku, boya ve boyadan önce kullanılan astar boya, konsolda, pencere ve kapılarda kullanılan lastik ve plastik gerekli Malzemelerin kokularının bir karışımıdır. Bunlara yapıştırıcıların, izolasyon gerekli Malzemelerinin, koltuklardaki kumaşın, deri parçalarının ve döşemelerde kullanılan vinilin kokuları da karışır. Ortaya çook özel ve taklidi imkansız bir koku çıkar.
- Tarih: 18 Kasım 2009
Devamı..
